Perşembe, Aralık 30

Galatasaray CC:67 - Fenerbahçe Ülker:56

Bu maça kadar Abdi İpekçi'de oynadığı 6sı Beko Basketbol Ligi 4ü Euro Cup 10 maçta yenilgi yüzü görmeyen Galatasaray 2010 yılınının son derbisinde kazanıp liderliği ezeli rakibinden almak üzere Fenerbahçe'yi konuk etti ve 67-56 kazanarak Beko Basketbol Ligi'nin yeni lideri oldu.

Aslında maça iyi başlayan taraf Fenerbahçe Ülker'di.Ömer Onan'ın dış şutları,Ukic'in ve Kaya'nın içerden oyunlarıyla 15-5 ile 10 sayılık bir farkı yada yakaladıysa da çeyrek sonunda Galatasaray'ın maç boyu en etkili ismi olan Tutku'nun gazıyla 7-0 lık bir Galatasaray serisi geldi.O dönemde Oktay Mahmuti'nin 5 kısaya dönüp tam saha pres uygulamasına Spahija'nın tepkisiz kalması da bir etken oldu.

2.çeyrek kafa kafaya geçti devreyi Oğuz'un basketiyle 29-27 önde kapadı Fenerbahçe.3.çeyrekte dönem dönem gidip gelen oyun çeyrek 5 sayı farkla Fenerbahçe'nin lehine bitecekken Tutku'nun attığı son saniye 3lüğüyle Galatasaray lehine döndü.Aslında çeyrek için pek çok kez şans Galatasaray'ın yanında oldu diyebiliriz.Şimdi kim olduğunu hatırlamadığım uzun bir oyuncunun top elinde patlarken fırlattığı 3lük panyalık olarak girdi ki bu tam Fenerbahçe'nin fark açmak üzere olduğu zamanlardaydı.Bu ve bunun gibi şans faktörünün son kez Galatasaray'ın yanında olduğu an Tutku'nun farkı 2 de tutmasını ve son çeyreğe öyle girilmesini sağlayan 3lüğü oldu.

4.çeyrek başında da Spahija'nın Ömer Onan'a yapılan ve çalınmayan bir faul üzerine itiraz ederek teknik faul almasıyla ibre tamamen GS lehine dönmeye başladı.Maçın o dakikasına kadar Efes Pilsen döneminde sakinliğiyle dikkat çeken Oktay Mahmuti'nin kendini parçalarcasına itiraz eden hallerine sırtını sıvazlayarak karşılık veren hakemler Spahija'ya anında teknik faulu çalınca işler değişti.

Sonrasında Fenerbahçe'nin savunmayı sertleştirmesine rağmen hücumda Tomas başta olmak üzere Ukic'in de sessiz kalmasıyla sayı bulmakta zorlandı.Fenerbahçe taraftarının ''ah Mrsic olsaydı!'' diye iç çektikleri anlardı o anlar.

Sonuç olarak kaybedilen normal bir sezon maçı.Galatasaray Mahmuti ile birlikte iyi bir takım olmuş.Ancak Fenerbahçe'nin Vidmar ve Engin'in de dönüşü ile birlikte şampiyonluk adına yine en iddialı takım olacağı bir gerçek.


Çarşamba, Aralık 29

Teşekkürler Kobe Bryant!

Kobe Bryant 2haftaya yakın bir süre önce Türk Hava Yolları ile kendisini firmanın 'Küresel Marka Elçisi' yapan sözleşmeye imza atmıştı.Toronto deplasmanına gittiğinde kendisine ''Sözde Ermeni Soykırımı''nı hatırlatan ve sözleşmeyi iptal etmesi gerektiği yönünde protestolarda bulunarak yukardaki pankartı açanların çağrısına mecazi olarak uydu ve doğru olanı yaptı.Bir diğer deyişle Amerikalı Ermenileri tınlamadı!

Ermeni Gençlik Federasyonu Casper Jivalagian'ın Kobe'nin uzunca bir süredir insan haklarını
savunan oluşum ve organizasyonlar içinde bulunduğunu ve şimdi de (kendilerince) doğru olanı yapması gerektiği,böyle bir tanıtım kampanyasında elçi olmak yerine gerçek bir küresel elçi olmasını ve hatta hatta Sözde Ermeni Soykırımı'nı tanıyan bir konuşma yapması gerektiğini dile getiren sözleri karşısında herhangi bir açıklama yapma gereği bile duymadı ve THY'nin 2 yıllığına tüm Dünya televizyonlarında yayınlanacak reklam filmlerinin yüzü olmayı kabul etti.


Reklam filminde görüldüğü üzere Kobe; Dünya
Şampiyonası'nda Türkiye'de bulunan Amerikalı basketbolcuların anlattıklarından epey etkilenmiş ve ''bugüne kadar Türkiye'de bulunmamış olsam bile duyduklarıma bakılırsa Türkiye'nin çok sıcak bir ortamı var.Türk Hava Yolları'nın doğal ve kültürel özelliklere sahip bir ülkeyi ziyaret etme fırsatını sağlamasından dolayı onların küresel elçisi olmaktan ötürü gurur duyuyorum'' şeklinde bir açıklama yaptı.


Ayrıca son dönemde paparazzilerin gözde malzemesi sosyetik Kim Kardasian'ın twitter üzerinden bu olay üzerine başlattığı protesto kampanyası da neresinde patladı bilemiyorum.


Hem Thy hem Türk milleti olarak sözde soykırım savunucularını iplemeyen Kobe Bryant'a teşekkür borcumuz var bence.



Pazar, Aralık 19

Futbol Spikerliği

Bugün bir miktar bahis de yapmış olduğum Napoli-Lecce maçı 90.dakikaya kadar 0-0 idi.Napoli kadro kalitesi yüksek bir takım maç boyu pozisyonlar da buldular ancak Lecce iyi direndi.Ta ki maçın uzatma anlarında Napoli'nin bu sezon 25 maçta 17 gol atan formda Uruguay'lısı Edinson Cavani sahneye çıkana kadar.

Postun asıl konusu da burda başlıyor zaten.Maçı anlatan spiker öyle bi havaya girmiş ki golden sonra verdiği tepki Güney Afrika liglerindeki spikerleri de geride bırakır cinsten.Türkiye'de de takımlara özel spikerler olsa nasıl olurdu acaba diye düşünmedim değil.Bizde sadece enternasyonel(hep kullanmak istemişimdir) organizasyonlarda spikerler Türk takımları lehine maç anlatır ve yorumlarlar.Lig maçlarında da yakın zamanlarda sıklıkla renklerini belli eden spikerler yok değil.

Mevzu sadece rengi belli spikerlik de değil.Arjantin ligindeki pek çok maçta spikerlerin gol atan kim olursa olsun sanki o takımı destekliyormuşçasına coşkuyla golü anlattıklarına şahit oldum.Bizdekilere bakınca durum çok sönük kalıyor açıkçası.

{Ben bu satırları yazarken oynanan Gaziantep-Beşiktaş maçında spiker Melih Şendil'in Antep kalecisi Karcemarskars için ''30 dakika stretching yaptı,tam bir profesyonel'' dediğini de not olarak ekliyim.Sanki diğer sporcular yataklarından kalktıkları gibi müsabakalara çıkıyorlar.Enteresan cidden.}

Fenerbahçe:1 - Sivasspor:0


Spor Toto Süper Lig'in ilk yarısının sonuncu haftasında bu sezonki 17. lig maçında Sivasspor'u ağırladı Fenerbahçe.Maçı Alex'in 76. dakikada attığı frikik ile kazanarak lider Trabzon ile arasındaki 9 puanlık farkı korudu.

Sivas'ın eksikleri ve bu sezonki form durumu,Fenerbahçe'nin iç sahada nispeten daha derli toplu ve etkili futbol oynadığı gibi faktörler gözönüne alındığında rahat geçmesi bekleniyordu maçın.Ancak maçın başlamasıyla birlikte Sivasspor'un rakip alanda baskı yaparak maça girmesi işlerin okadar da kolay olmayacağının göstergesiydi.

Fenerbahçe Emre'nin yokluğunda Gökay-Cristian göbek Dia-Topuz kenar olarak sahaya çıktı.Emre olmadığı zaman geriden top çıkarmada sıkıntılar baş gösteriyor.Alex Cristian'ın hemen hemen ayrılmadığı orta yuvarlak ve gerisindeki 20-30 m2'lik bölgeye kadar gelip top almak zorunda kaldı.Topuz'un performansını beğenen bir kesim var ancak neye göre bu kanıya vardıklarını anlamaya çalışıyorum.İstek,mücadele,sertlik bakımından hiçbir sıkıntım yok ama iş topla oynamaya,top sürmeye,çalım atmaya,tek pasa geldiğinde boş adamı henüz top kendine gelirken görmeye vs gelince Topuz sıfır.Yaptığı top kayıpları,pis burun vuruşlarıyle Telekom ve Migros üst tribünü bulan şutları,duran toplarda yer tutma ve kafaya çıkma yeteneği olmasına rağmen top kafasına çarpınca ağlarla buluşacakmış gibi sadece kafayı topun geldiği yerde bekletmesi gibi hareketleri saç baş yoldurdu bana açıkçası.

Cristian 2-3 maçtır daha istekli oynuyo gibi.En azından bacağını uzatsana! tarzı serzenişlerde bulunmak zorunda kalmıyoruz.Gökay teknik olarak iyi ancak benim gördüğüm fizik olarak hala zayıf.Bekir'e de değinmek lazım.Dün akşam Sivas'a karşı pek sırıtmadı,iyi mücadele etti gibi geçerli notlar alabilir ama dün Sivas forvet olarak Cihan Yılmaz yerine çalım üzerine hızlanma gibi yetenekleri de bulunan Kamanan'la çıksaydı sıkıntı yaratabilirdi.Yobo'nun o bölgede bir baskınlığı,toparlayıcı görevi yaptığını maçı izlerken net görebiliyorsunuz.

Maçın Fenerbahçe adına Alex'den sonra en etkili ismi şüphesiz Santos'tu.Geçen sezonun ikinci yarısında köşedeki lacivert tribünde 3-4 maç izleme fırsatım olmuştu.Gerçekten teknik kapasitesi çok yüksek ve ayağına inanılmaz hakim.Kendisi de bunun farkında zaten.Çok rahat rakibini yatırabiliyor.Kesinlikle Caner'in yerine direk oynamalı.Gökhan Gönül yine çok etkiliydi.Topuz sık sık içeriye kaçarak oynuyor dolayısıyla Gökhan zaman zaman ileri çıkmakta çıkıncı da o kanadı kapamakta zorlandı,geride onun yerini Bekir'in kapadığı pozisyonlar oldu.

Sivasspor çok sert oynadı.Oynasın sertliğe sertlikle yanıt verebilirsiniz ancak maçta Yunus Yıldırım gibi dengesiz kararlar veren bir hakem olunca saçma sapan bir ikinci yarı oynandı.Sivaslı futbolcunun elle kestiği pozisyonda net penaltıyı vermedi.Semih'in maç sonuna doğru Ziya tarafından kolunun kıskaca alınarak çekilmesine penaltı demedi.Topuz'un yumruğunu gördü ama kart vermedi.Keza pek çok pozisyonda Sivas'lı futbolcuların arkadan tekme,çekme gibi hamlelerini görmedi ve Sivas'ın zaten sakatlıktan sonra tam kapasiteye ulaşamamış Niang'ı fiziksel olarak yıpratmasına izin vermiş oldu.

Bursa ve Trabzon'un kazandığı haftada fark 9 puana çıkmışken kazanmak zorundaydı Fenerbahçe.Alex kendi aldırdığı frikiki gole çevirerek uzun süre sonra bir frikik golüne imza attı ve bu golle maçı kazandırdı takımına.

Maçta dikkat çeken son konu ise haftalardır 60'dan sonra temposu düşüyor,çöküyor denilen Fenerbahçe dün akşam dengeli giden ilk yarıda bulduğu pozisyonları uç elemanlarının Alex haricinde soğukkanlı davranamaması nedeniyle gole çeviremedi ve ikinci yarıda belki 17 maç içinde en etkili en baskılı performanslarından birini sergiledi.Aykut Kocaman'ın Stoch-Semih'i oyuna alarak Niang'ı sola Semih'i en uca Stoch'u sağa Topuz'u ortasahaya çeken hamlesi de baskınlığı arttırdı ve golü getirdi.Trabzonspor'un Cernat'sız ve 60 dakikayı Emenike'siz oynayan Karabük'e karşı nekadar zorlandığı ve 2.yarıda büyüklerle dışarda oynayacak olması,Fenerbahçe'nin eksik bölgelere doğru takviyeleri yapması halinde halen şampiyonluk şansının olduğu göstergesidir.Bize de bu durumda ''köprünün altından çok sular akacak'' demek düşer.

Perşembe, Aralık 16

Tek maç #8


Porto:3-Cska Sofia:1
Beşiktaş:2-Rapid Wien:0
D.Zagreb:0-Paok:1
Indiana:37-Lakers:59

Geçen hafta Fotokopi Parası'ndaki kuponda Efes Pilsen'e Milano deplasmanında kazanır dedik yalan ettiler.Bugün Panathinaikos'a karşı ilk çeyrek 21-7 2.çeyrek 21-17 üstünlük sağlayınca bir kupon daha tekten yattı.

Salı, Aralık 14

Efes Pilsen Nedir?

Yazı epey uzun.Blogu açtığımdan beri,minik takımdan başlayıp genç takımına kadar 6 yıl boyunca kulüpte geçirdiğim zaman boyunca gördüklerimi paylaşmayı düşündüğüm bir yazı vardı sürekli kafamda.Tamamen tesadüfen,arkadaşlarla oynadığımız bir bilgi yarışması oyununa soru eklerken Final Four döneminde kimlerle oynadığını hatırlayamadığım bir anda araştırırken ekşisözlükte nickfallin nickli üyenin 30.07.2004 tarihinde girdiği entrye denk geldim.Paylaşma butonları zaten var ama bir an yazıyı paylaşırken hukuki bi sıkıntı olur mu diye kafama takılmadı değil.

Neyse uzun lafın kısası yazı biraz uzun ama bana şimdi 6 seneni verdin,sabah akşam idmanlar,maçlar,ceza idmanları,a takım oyuncularını izlemeler,şut idmanlarında pas vermeler,yaz başlarında 3000e yakın kişinin katılıp bazen 2 bazen hiç kimsenin seçilmediği seçmeler,Hidayet,Mehmet Okur,Marcus Brown,Mirsad Türkcan,İbrahim Kutluay vs vs gördün nasıldı deseler şu aşağıda gördüğünüz entry kadar net anlatamazdım.Eksiksiz,tamamıyla doğru ve her cümlesine birebir şahit olduğum olaylar.Kendisini tanımıyorum ama bu entrynin sahibi de kesin benim gibi emek verilen yıllar sonra kulüpten ayrılmış bir altyapı oyuncusu.Ayrıldıktan sonra çok şeyler vardı kafamda neden olarak,hala da var ama gün geçtikçe suçu kendimde arıyor ve bulmakta zorlanmıyorum.Haklı olduğuma emin olduğum bazı faktörler de yok değil ama o faktörler de hayatın birer gerçeği olmuş malesef.

Bence basketbolla hatta sporun herhangi bir dalıyla uğraşan,çocuğu yada bir yakını altyapıda oynayanlar yada oynasın diye her haftasonu peşinden koşturan ebeveynler yada sporu sadece izlemekle yetinen herkes ama herkes bu yazıyı okumalı ve bu düzenin nası işlediğini,bir A takım oyuncusu nasıl yetişiyor,tv de izledikleri o adamlar o noktalara gelmek için akranlarının tam aksine sosyal hayatları sıfır bi gençlik yaşayarak ne emekler veriyorlar ve eminim ki sadece basketbolla sınırlı olmayan bu sistem sonunda kaçı onca senenin ve emeğin karşılığını alabiliyor görmeli.


merter
dolayları, migrosun önünden geçen otobüs ayrılan yoldan sağa dönüyor, 200 metre kadar ötede solunuzda kulübün girişi var. kapıdaki güvenliği aşınca bahçeye, oradan da yeşilliklerin arasındaki kaldırımlardan spor salonunun, yatakhanelerin, ofislerin bulunduğu binaya varıyorsunuz.

ilk izleniminiz yanıltıcı,
efes pilsen hiç de görkemli gelmiyor size ilk bakışta, ihtişamı ancak sistemin dönen çarklarının içine sıkıştığınızda ortaya çıkıyor.

profesyonellik, belki de bu kurumu tanımlayabilecek en doğru kelime, neredeyse altyapının ilk basamağı olan küçük c’den a takımına kadar inanılmaz bir disiplin ve kararlılık hakim. aynı antrenör en alttan oyuncuları alıyor ve neredeyse genç takıma kadar teslim ediyor, küçük takımda oynayanlar bütün yaz boyunca yapacakları idman saatlerini ve içeriğini ilk günden biliyorlar. her yerde kurallar hakim, duşta kurallar salonda kurallar yemekhanede kurallar, genç takımın bile salona girmeden ayakkabılarının altı kontrol ediliyor, salonun parkelerini bir taşın çizmesi kesinlikle kabul edilemez bir olay, ancak a takımına yükseldiğinizde salonun ortasına sıçma hakkına sahip oluyorsunuz, o zaman ayakkabılarınızın altı kontrol edilmiyor ama çok daha ağır cezalar var.

yemekhaneler fabrikanın içinde. fabrikadaki işçilerin arasında yemek yiyorsunuz, bir nevi iyi çalışıp oyuncu olamazsanız hayatınızı nasıl idame ettireceğiniz doğrudan gösteriliyor, ağır bir arpa ve maya kokusu var fabrikayla iç içe olan tesislerde, ancak bir süre sonra kokuya da alışıyorsunuz. yatakhaneler çift idman yapıldığı günlerde oyuncuların iki idman arasında dinlenmeleri için yapılmış, her odada 4 ranza var, bu yatakhanelerde canınız istiyorsa ders çalışıyor istemiyorsa uyumaya çalışıyorsunuz.

tek çeşitlilik her yanını sarmış, sene başında kulübün anlaştığı sponsor ki genelde bu
reebok ya da adidas oluyor, size üzerinde isminiz yazılı poşetler içinde eşofman şort tişört ayakkabı gönderiyor, kulübün o sene anlaştığı marka dışında marka giyemiyorsunuz ve bu küçük takım için bile geçerli.

büyük takım olmanın, ülkenin en büyük takımı olmanın, hatta
avrupanın en büyük üç dört takımından biri olmanın etkileri idmanlarda görünüyor. temmuzun ilk günü açılan sezon mayısın sonunda kapanıyor, yazları fundamental ağırlıklı idmanlar yani dribbling, şut, pas, fast break açılımları, ikili üçlü oyunlar, fast break bitirişlerinin yanında kuvvet idmanları, genelde florya ya da belgrad korusunda istasyon, kros yapılıyor. bunlar olmazsa salonda line drill, ip atlama ve kısa mesafe koşularla nefes açılıyor. altyapı düzeyinde efes pilsende alan savunması yapmak yasak, kolaya kaçamıyorsunuz, herkes adamını durdurmak zorunda, bu yüzden defans çalışmalarına yazın ağırlık veriliyor, bire bir ikiye iki ve üçe üç oyunlar oynanıyor, perdeleme müdafası ve hücum, back door çalışılıyor, topsuz adam müdafası reboundçalışmalarına apayrı ehemmiyet veriliyor. ayakları hızlandırabilmek için özel driller hazırlanmış oluyor ve bunlar en katı şekilde yaptırılıyor.
yazın neredeyse günde beş ya da altı saat çalışıyorsunuz, ama asla
halter yapmıyorsunuz, genç takıma kadar boyun uzamasını engelleyecek bir unsur kabul edilen halter yaptırılmıyor, yaptırılacaksa da nadiren o da düşük ağırlıklarla yaptırılıyor.

kış mevsimi ise maçların başlamasına yakın takım idmanları başlıyor. takım idmanları dörde dört ve beş beş oyunlardan oluşuyor.
efes pilsen a takımından küçük takıma aynı setleri oynuyor, özellikle ncaa takımlarının oynadıkları setler özenle etüd edilip eklemeler yapılıyor, takım oyununa dayalı avrupa basketboluna uyarlanıyor. maçlara yakın istenen düzeye gelemeyen oyuncular yavaş yavaş eleniyor ve kadro on ik kişiye düşüyor. idmanlar kıran kırana geçiyor, herkes biliyor ki takımdan kesilmek son derece kolay, her an yerinize birileri gelebilir, formayı taşımak hiç kolay değil ve üzerinizde korkunç bir baskı var. sürekli takıma yeni oyuncular geliyor, anadoludan rumeliden oyuncular, akıllılar, cahiller, uzun boylular, cüceler, mardinin herhangi bir ilçesinde doğmuş nüfus kağıdı geç alınmış “küçültmeler” 14 yaşında iki metre boya sahip hilkat garibeleri alınıyor, parası olmayana para, evi olmayana kozyatağında lojman veriliyor, umut verici bulunanlar her sabah servisle kulübe geliyor ve mesaiye başlıyorlar. yardımcı antrenörler sokakta yürüyemeyen zeka yaşı ayakkabı numarasına denk adamları alıyor ve salondaki on potadan birine götürüyor. adam sırtını potaya dönüyor, sol elle dribbling tek adım stop, yüklenme ve atış çalışıyor, forvetse, şut feyki üzerinden şut ya da turnike çalışıyor, efes pilsenoyuncusunun zayıf ele sahip olma lüksü yok, herkes zayıf elini güçlendirmek sağlaksa sola solaksa sağa dribbling yapabilmek, konduğu her mevkide oynayabilmek zorunda. bu yüzden bu adamlar için mesai sabah başlıyor ve akşam bitiyor, gelişme gösterenler kalıyor diğerleri elenip sefil hayatına dönüyor. bu doğal seleksiyon içinde sürekli kendinize yer açmaya çalışıyorsunuz. karşınızda daima kendi yaşının en iyisi 11 oyuncu bulunuyor, sizin de yaşınızın en iyi 12 oyuncusundan biri olmanız size gurur veriyor, ama sürekli ufak takımlardananadoludan oyuncu denenmesi rahat nefes almanızı engelliyor. rekabet asla bitmiyor, asla ben oldum diyemiyorsunuz, sürekli cesaretiniz kırılıyor, genç takımdan ayrılmak zorunda kalanlar örnek gösteriliyor, başka takımlarda nasıl süründükleri anlatılıyor, gerçekten de efes pilsen den ayrılmak oyuncu için hem psikolojik hem de fizik olarak çöküş oluyor. oyuncuları başarıya koşullama teknikleri de kayda değer, pota annenizin jenital organı, üç saniye (ki resmi dilde boyalı alan diye geçer) annenizin kıçı. buraya girenler annenizi sikmiş oluyor, takım sporlarında genelde bu şekilde motive ediliyorsunuz.

efes pilsen takımları bir sirki andırıyor, her yaşta 170 den 210 a kadr değişen boylarda adam oluyor, dışarıdan bakan asla kimin ne yapacağını kestiremiyor. 1.70 boyundaki adamın da 2.10’luk adamın da kendine has özellikleri var. 1.70 boyundaki adam bir metre sıçrayıp kendi potasından rakip potaya üç saniyede gidiyor ve apışıp kalıyorsunuz, başka biri yıldız takım düzeyinde 5 metre mesafeden %50 ile üçlük atıyor, bir başkası 1.90 boyuyla line drilleri birinci bitirebilecek kadar atletik ve çevik. böyle bir ortamda siz de bir özelliğiniz için seçiliyorsunuz haliyle ve daima o özelliğinizden faydalanılıyor. herkein yetenekleri özel dosyalar içinde istatistik dolabında bekliyor, aylık gelişiminiz kaydediliyor.

efes pilsen formasıyla maça çıkmak tam anlamıyla ayrıcalık, a takımlar düzeyinde formada ay yıldız bulundurabilecek takımlar sadece türkiyeyi avrupada temsil edenler, altyapıda ise sadece o yaş düzeyinde şampiyon olan takım ay yıldız takabiliyor. efes pilsenin dört alt yapı takımından en az ikisi her sene yıldız takıyor. maçlarda ikinci hatayı yapma hakkınız yok, kenarda en az sizin kadar oynamaya aç dört tane daha adam var ve takıma daima pozitif katkı yapmak zorundasınız, setlerde hata yapma lüksünüz yok, zaten bir yerden sonra her şey otomatik gelişiyor, seyirci sahadan siliniyor ve oradan oraya koşuşturuyorsunuz.
karşınızda daima sizi ne pahasına olursa olsun yenmeye çıkan ve kaybedecek hiçbir şeyi olmayan rakipler çıkıyor, ve genelde bu adamlar sizden büyük oluyor, çünkü
efes pilsen sürekli oyuncularını kendisinden büyüklerle mücadele ettiriyor ki oyuncular fiziksel mücadeleye alışsın. kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bu takımlar her türlü çirkefliği yapıyor ve küçük takımlar düzeyinde henüz fiziksel olarak iyi şut atabilecek düzeye gelmemiş oyunculara alan savunması yapıyor, efes pilsene ise alan savunması yasak çünkü bu savunma tembelliğe alıştırıyor, ve bu formayı giyen oyuncular maçı daha iyi oldukları için kazanmalı rakip şut atamadığı için değil. sürekli kazanma zorunda olmak hatta iki puanlık her maçtan üç puan almak zorunda olmak sizi geriyor, iki puan rakipten bir puan da seyirciden,.çünkü türkiyede kimse daha fazla emek vereni, daha fazla para dökeni, daha iyi oyunculara sahip olanı, daha çok idman yapanı tutmuyor, gariban olanı tutuyor. türkiye de çoğu insan efes ve ülkerden nefret ediyor, hakemlerin bu takımları kayırdığını düşünüyor ve siz senenin 11 ay 15 günü idman yaparken rakiplerinizin oyuncularının kız arkadaşlarıyla gezdiğini hesaba katmıyor. herkes bol kepçeden sallıyor, fenerbahçe beşiktaş ve galatasaray futbol şubelerini efes ve ülker de basketbol şuberlerini kapatsa da herkes rahatlasa diye düşünüyorum bazen.
maçın son düdüğü çalıp kazandığınızda rakip takımı ve hakemi tebrik etmek göreviniz,
sergen yalçın misali taşaklarınızı sallaya sallaya odaya dönme, antrenör konuşurken başka şeyle ilgilenme lüksünüz yok, bunları yaptığınızın dakikasında kulüple ilişiğiniz kesiliyor.
maçı kazandığınızda ki %98 ini kazanıyorsunuz, bu gayet alışıldık bir şey haline geliyor, sezon boyunca kazandığınıza sevineceğiniz ancak dört ya da beş maç yapıyorsunuz.
efes pilsenin her takımı final oynamak zorunda, o gün kötü oynayıp kaybetmesi kabul edilebilir, ama oyuncu yetiştirip 6. olmak bile kabul edilemez, hem yukarı adam çıkarmak hem de en azından final oynamak zorundasınız. madalyonun öbür yüzü, eğer maçı kaybederseniz, rakip takımın sahanın ortasında fotoğraf çektirdiğini görüyorsunuz, hayatta bir bok olamayacak sizden bi iki yaş büyük adamlar kırk dakika alan savunması yaparak aldıkları galibiyeti doyasıya yaşıyor ve muhtemelen torunlarına da anlatıyorlar. siz ise kaybettiğiniz maçın ertesi günü sabah altıda kulüpte ceza+kondisyon idmanı yapıyor, bütün hafta büyük takım oyuncuları tarafından taciz ediliyorsunuz, kafanız yerden kalkmıyor, çünkü kaybetmek bu imkanlar için fazlasıyla lüks, yerinizde olmak isteyen çok fazla insan var formayı taşıyamayanın merterde işi yok. zaten her sene yeni isimler geliyor kulübe, bir sürü isim de gidiyor, orada kaldğınız her gün sizin için zafer oluyor, maçlar başlamadan ik hafta önce malzemeler dağıtılana kadar dayanabilirseniz, elinizde adidas ayakkabıları yatakhaneye çıkıp ağlıyorsunuz, o an başardığınız şey size çok büyük geliyor, kendiniz önemli ve seçilmiş hissediyorsunuz tam aksi her gün yüzünüze vurulduğu halde.
bazen a takımına bakıyorsunuz
ufuk sarıcanın sevgilisi çok güzel bol da parası var ben de bir gün a takımına çıkıp böyle muhteşem bir hayat yaşayabilecek miyim diye soruyorsunuz kendinize, tamer oyguçun naumovskinin ağzına bakıyorsunuz, tamerin soner arıcadan vefasızı sevmesi hoşunuza gidiyor, taner korucu sizi arabasıyla kadıköye bıraktığında eve kadar hoplaya zıplaya yürüyorsunuz. chris corchiani şut çalışırken pas vermek gurur vesilesi oluyor, okulda evde her yerde herkese bunu anlatıyorsunuz. conrad mcrae çalışırken kenarda izlemek sizi çıldırtyor, hareketlerinden birşeyler kapmaya çalışıyorsunuz. sonra o öldüğünde ufak tefek anılar geliyor aklınıza, “naber” diyip kafanızı sıvazlamasını hatırlıyor ağlıyorsunuz, bazı adamların kalbi çok büyük diyorsunuz, ama bazılarının da çok küçük. bir akşam servisle eve dönerken yarım yamalak türkçe konuşan birinin sesini duyuyorsunuz, arkadaşları ona 20’ye kadar saymasını öğretiyor, bu mirsad yahovic, bosnadan gelmiş,henüz yıldız takımda, onun iyi oyuncu olacağını biliyorsun, nba de oynayacağını tahmin ediyorsun, çünkü kulüpte herkes herkesin ne bok olduğunu ne bok olacağını biliyor. mirsad ileride türk oluyor ve nba de oynayan ilk “türk” oyuncusu ünvanını alıyor, mirsad türkcan’ın itici hırsıyla sen daha erken tanışıyorsun, altyapı oyuncularına genelde kötü davranan mirsad bir gün sen ona pas verirken duyduğu hasiktir lafını üzerine alınıyor ve suratına topu fırlatıveriyor, “bana mı dedin?” diyerek üzerine yürüyor, ancak bu tür şeylerin cezası büyük olduğundan olay büyümüyor, ama sen onun notunu veriyorsun, aynen ileride oyuncu olmuş ama adam olamamış ibrahim kutluaya, serdar apaydına vereceğin gibi. o sıralar hidayetle tanışıyorsun onunda neler yapabileceği ilk idmanından belli, nba da oynayacak bu adam diyorsun ve oynuyor da herkes görüyor bu tür şeyleri. daha sonra sen takımdan ayrıldığında okul takımı maçında seni görüyor ve hal hatır soruyor, mutlu oluyorsun, hidayetin adamlığına tam puan veriyorsun. çoğu genç takım oyuncusu selam bile vermeye tenezzül etmiyor çünkü. her yerde olduğu gibi takımda da hiyerarşi söz konusu. genç takımdakiler yıldız takımdakilere boka bakar gibi bakıyorlar. aynı şey yıldız takımdakiler için de geçerli onlar da küçük takımdakilere boka bakar gibi bakıyorlar. sen mesafeni korumaya çalışırken insanlardaki bugları da yavaş yavaş farketmeye başlıyorsun, senin adam yerine koyup konuştukların iki yüz verince şımarıyor üstüne çıkmaya başlıyor, kendisine kötü davrananlara köpek oluyor. bu dersten hareketle herkesten kaçmaya ve kendini izole ederek korumaya çalışıyorsun, insanlar sana hiç benzemiyor çünkü.

en sonunda bir gün sen de bu çarkın dışına çıktığında şunu görüyorsun:

-
efes pilsen hakem kıyağıyla kazanıyor
-
efes pilsen rakiplerini zayıflatmak için adam alıyor

şeklinde ağlayanlar aslında kaybettikleri için ağlamıyorlar.
ağladıkları için kaybediyorlar

queen in dediği gibi kaybedenler için zaman yok bu düzende, daima kendini sorgulayıp, hatayı kendinde aradığın zaman kulübün bir parçası oluyorsun, olamıyorsan efesli oyunculara hormon iğnesi yapıyorlar diye ağlayıp duruyorsun.

Kimse de demiyo ki 'Aga Bu Nedir?' Vol.2

3 maç normal.Hadi yanına Bursa 7+ düşünmek de normal! O misli ne olm?Bu adamlar kimse çıksın maaş vercem ayda bir böyle kupon versin bana razıyım!!



Pazar, Aralık 12

Semih Erden'in Gecesi


Dün gece Bobcats deplasmanına çıkan Boston Celtics'de Shaquille O'neal'ın arka adelesindeki sakatlığı nedeniyle oynayamadığı maçta Boston maçı 93-62 kazanırken Semih Erden ilk 5'te yer aldı ve tam 41 dakika ile takımda en uzun süre sahada kalan isim oldu.

Bu 41 dakika içerisinde 3/6 saha içi ve 4/4 serbest atış isabeti ile 10 sayı bularak kariyer rekorunu kıran Semih aldığı 7 ribaund,4 blok ve 1 top çalma istatistiklerinde de Nba kariyerinin en yüksek rakamlarına ulaştı.

Maçı izlemedim.Bu Semih'in 5 başladığı ilk maç değil ve bugün de maçın başında sahada yer alıp daha sonra çıkar diye düşünmüştüm.Yanılmışım.Doc Rivers O'neal'ın yokluğunda Semih'e güvendi.Bugünkü rakipleri Nazr Mohammed ve Kwame Brown'dı Semih'in.Çaylak sezonunda bu süreyi elde edip istatistiki değerlendirme sonucunda 34+ puan ile takımın en pozitif oyuncusu olması,bundan sonraki gelişimi açısından kendisine olan güveninin artmasını,neler yapabileceğini görmesini sağlamıştır illa ki.

O'neal'ın seneye Nba'den ayrılma düşüncesinin yanısıra,yaşının getirdiği diz,calf(diz altı arka adele) sakatlıkları basketbol gibi sıçramanın bol olduğu bir sporda performansınızı minimuma indiren şeyler ve bugün yarın döndüğünde ilk 5'i kaybedecek olsa bile çok da nadir sayılmayacak şekilde bu fırsatı bulacağına inanıyorum Semih'in.Önemli olan çaylak sezonunda bu bulacağı süreleri dün geceki gibi faydalı bir biçimde kullanabilmesi.

Maç içerisinde Von Vafer'in asistiyle izleyenlerin diline dolanan bir alley-oop a da imza atmış Semih.Smacın videosunu ararken Semih'in Minnesota maçında benchte otururken salonda çalan müziğe verdiği tepkiyi gösteren başka bir video buldum.Dün gece Semih'i izlerken twitter'a çoğunlukla ecnebi milletinin yazdıklarını görmek içinse şuraya tıklayabilirsiniz.

Eğer kendisini geliştirmeye devam ederse,alacağı sürelerde de yapacağı muhtemel pozitif katkıların morali ve Semih'in zaten varolan hırsı ile çok daha iyi seviyeye gelebileceğine inanıyorum.

edit:video nete düşmüş hemen ekledim.maça noktayı koymuş Semih.

Perşembe, Aralık 9

Fenerbahçe Ülker:69 - Regal Barcelona:75


Navarro ve Mickael gibi iki çok önemli oyuncusundan yoksun Barcelona'yı Sinan Erdem'de yenmek mantık olarak olasıydı.Tabi orada maçın kazanılmasını sağlayan işlerin burada da tekrarlanması halinde mümkün olabilirdi bu.

İspanya'da kusursuza yakın bir savunma sergileyen takım maça öyle kötü savunmayla başladı ki direk 12-4 lük seri ile 8 sayı geri düştü.Seri sonrası skor kafa kafaya olsada,2.çeyrek bir ara farkı kapatsak da o 8 sayı artmış bir şekilde devrede de skora yansımıştı 40-28.

3.çeyrekte savunmayı sertleştirp özellikle Ukic'in de isabetleriyle iyi bir geri dönüşle farkı 3 sayılara kadar indirsek de bir türlü altına inemedik.

Barcelona da Rubio asistleriyle resmen bir Xavi bir Inıesta edasındaydı.Skora katkı sağlamasada Navarro'nun yokluğunu takımı oynatma açısından hissettirmedi.Takım olarak çok sert savunma yaptılar.İlk ve son çeyrekte hücum etmekte sık sık zorlansak da totalde Barcelona takımından daha çok atış şansı bulduk ama onlar az sayıda elde ettikleri fırsatları daha yüzdeli sokmayı bildiler.

Kaya sonrasında toparlasa da maça kötü başladı.Vidmar'ın yokluğu illa ki etken fakat tek etken olarak kabul edilemez.Biz biraz sanki deplasmanda yendik,eksikleri de var içerde de yeneriz havasına girdik gibi.Maçın başında 8 sayılık fark gelince de noluyoruz?! olduk sonrasında da kovalamakla geçti kalan süre.Ukic devreden sonra daha etkiliydi,yorulup çıktığı zamanlarda Greer ve özellikle Kinsey önceki maçlara nazaran daha etkisiz kaldılar.

Şans biraz yanımızda olsa,yemediğimiz hücumların ardında çoğu zaman kolay şutları kaçırmasak,hakemler evsahibi toleransını en azından 1-2 pozisyonda gösterebilseydi kazanabilirdik de ancak 6 sayıyla kaybederek 8 sayılık galibiyetin rövanşında avantajı korumak açısından önemli oldu.

Fenerbahçe için asıl hedef dışardaki Siena maçıydı zaten.Şu maçta da averajı lehimize çevirdikten sonra o maça kadar kendi eksiklerimize ve rakibin avantajlı taraflarına odaklanarak hazırlanmalıyız.

Salı, Aralık 7

Fenerbahçe:2 - Karabükspor:1


Ligin ilk yarısının sondan 3.maçında Saracoğlu'nda Karabük ile karşılaştı Fenerbahçe.İlk yarı sonuna kadar puan kaybı istemeyen takım lige yeni yükselmesine rağmen emsallerinden çok daha üstün bir mücadele ve oyun anlamında da daha parlak bir takım olan Karabük'ü Alex'in attığı çok klas 1 gol ve asistini de kendisinin yaptığı Lugano'nun golüyle 2-1 mağlup etmeyi bildi.

Galibiyet önemliydi.Karabük Emenike'nin golleri Cernat'ın yaratıcılığı etrafında kurulmuş güzel bir takım.Dün akşam Cernat olsaydı maçın ikinci yarısında skor 2-1'e geldikten sonra daha büyük sıkıntılar yaşayabilirdi Fenerbahçe.

Galibiyet,erken gelen goller,ilk yarıdaki oyun ve mücadele güzeldi.İkinci yarıda da karşılıklı fırsatlar vardı.Ele geçen fırsatlar değerlendirilseydi 47.dakikadan sonra taraftarı hop oturup hop kaldırmaya gerek kalmazdı.Gökhan Gönül yine takımın en iyilerindendi.Baroni her nekadar maç içinde 1-2 kez yaptığı top kayıpları ve ağır kaldığı az sayıda pozisyon yüzünden sövdürse de önceki maçlara nazaran daha istekliydi bu güzel.Yobo'nun Emenike'nin hızına yenik düştüğünü gördük pek çok kez,bu pozisyonların birinde de golü yedik netekim! Topuz'da geldiği günden bu yana gelişme var kabul ama halen kafası yerde,bodozlama top sürdüğü ve yaptığı komik top kayıpları oluyor ben izlerken saç baş yoluyorum resmen.Santos'un oynamaya niyeti var mı bilmiyorum ama Baroni istediği kadar vasat! seviyeye yükseltsin futbolunu ben yerine Selçuk'u tercihler sola da Santos'u koyardım Caner yerine.

Stoch'da bi durgunluk var.Nedendir bilmiyorum.Caner ile uyum sorunu mu var yoksa başka bir sıkıntı mı bilemiyorum ama sanki kanattan çizgiye inme haricinde ortaya yönelip çalımla adam eksiltme yetisine sahip olduğu için daha çok tuttuğum Stoch'un yerine Dia ile başlamayı düşünebilir Aykut Hoca.Emre'nin yanına Baroni yerine bir Appiah bulunmadığı,Alex'in takımdan ayrılmadığı sürece ikisini bir arada 11'de görmemiz biraz zor zira.

Alex'in Karabük'e attığı golle birlikte süper ligde gol atmadığı takım kalmadı.Maçtan önce Aykut Hoca'nın elinden aldığı ödüller,İstiklal marşında kızının milli marşımızı söylemesi,tribünlerin yine full çekmesi güzel noktalardı maçtan.

Haftaya Ankaragücü deplasmanı.Kupa maçının rövanşı anlamında olacak bir nevi.Sonrasında içerde kolu kanadı kırık,toparlanmaya çalışan Sivas maçı ile ilk yarının sonu gelecek.


Cuma, Aralık 3

Bahisçinin Yeni Adresi>>Fotokopi Parası

Twitter'da uzun süredir özellikle haftasonları ve şampiyonlar ligi maçlarının olduğu sıralar bahis üzerine muhabbetler dönüyordu.Geçtiğimiz günlerde anilka 'hacıt şu bahis blogu işine biz de mi girsek' deyince blogun fikir babası oldu.İsim babası da o aslında :)

Blogun yazar kadrosunu,amacını vs içeren giriş yazısı da ilk kuponlarla birlikte yayınlandı bugün ve blog bi nevi yayın hayatına başlamış oldu.Salı ve Cuma günleri blog yazarlarının en güvendiği tercihlerden oluşacak ortak kuponlar da dahil olmak üzere 10 yazarın kişisel kuponları ve tahminleri de blogda yer alacak.

Umarım blog faydalı olur.Kuponlar tutmasa bile 10 kişinin fikirlerinden ortak bir kanıya varılıp kişisel bahislerinizde faydası olur diye düşünüyor ve umuyorum.Blog hayırlı olsun derken sizlere takip etmenizi ve çevrenize de önermenizi tavsiye ediyorum.Saygılar.

Büyük Lokma Ye,Büyük Laf Etme!


''Bizim tek rakibimiz Fenerbahçe,Beşiktaş ve diğerleri daha geride olur''

2 Eylül 2010 tarihinde Ntvspor'da canlı yayına katılan Adnan Polat'ın;Güntekin Onay'ın ''Bu sene şampiyonlukta en büyük rakibiniz kim?'' sorusuna verdiği yanıt böyleydi 3 ay evvel.



3ayda çok şey değişti,hoca değişikliği,kadro dışı
bırakılan oyuncular vs.Ve Galatasaray tarihinin en
kötü sezonlarından birini geçiriyor belkide şu ana kadar.Taraftarlarını henüz 14.hafta geride bırakıldığında Sami Yen'de 2-1 kaybedilen Beşiktaş derbisi sonrası ''Neyse hala 10.sıradaymışız'' telkinlerine sevkediyor.

Ben ezeli rakibimin oyuncusu olmasına rağmen Baros'u,Kewell'ı her zaman olmasa da Arda'yı izlemekten keyif alıyorum.Ve Galatasaray'la çekişmenin keyfini,heyecanını Bursaspor'la Trabzon'la yarış halindeyken hissedemiyorum.Çoğu Fenerbahçeli ''sürünsünler ama düşmesinler abi'' fikrinde olsa da benim görüşüm bu.

Adnan Polat diğer kulüp taraftarlarının çoğunun antipatisini kazanması bir yana Galatasaray taraftarının büyük bir kesiminden ciddi tepkiler alıyor.Herkesin ağzında 'yeni stad açılışında kulübün başında olmak için bırakmıyor' lafları var .

Polat kulübün başında oldukça Galatasaray büyük ümitlerle beklediği Aslantepe stadı ve proje dahilindeki diğer gelir vb beklentilerini de doğru şekilde kullanabilme yetisine sahip bir yönetim altında olmayacağı kanaatindeyim ben.

Rahmetli Özhan Canaydın duruşuyla,konuşmasıyla hem kendisine hem de kulübe karşı bir saygı duyulmasını gerektiren bir karaktere sahipti.Adnan Polat ise tam zıttı.Üstelik bu sayın Polat'ın ilk atıp tutması da değil.Bkz şurada Carlos transferi yapılmadan önce ''laf etti balkabağı'' dedirten bir demeç var.

Ozamanlarda arkadaş arasında demiştim aynı lafı ama adama o cümleden sonra ''hele bi otur,soluklan şampiyon'' derler.Şu puan tablosuna bakınca rakibimiz Antalya,Gaziantep tespitinde de bulunur mu acaba kendisi? Yada 7.sıradaki rakipleri! Karabük maçını ''Fener bi 5 lesin şunları da averajda yakalayalım bari adamları'' niyetiyle izler mi?

Orasını bilemem ama zamanında 20.45,20.45 diye naralar atınca sonu böyle oluyormuş demekki.

Çarşamba, Kasım 24

Alex De Souza / 3000 kere ALEX!

Önce kendi 100.golüne ulaşmasını izledik.Sonra geçtiğimiz hafta kulüp tarihinin 2999. golüne imza atışını.Tüm hafta boyunca 3000.gol ona yakışır,kaptan atsın,o atmalı o golü dedik.Gerçekten dedik ve istedik bunu.

Futbol tanrıları sesimizi duymuş olacak ki henüz Bucaspor maçının ilk dakikası dolmadan klas bir golle kulüp tarihinde yer aldığı 7.sezonunda altın harflerle kazıdığı istatistiklerine en değerlilerinden birini ekledi.2999. golü de o attı 3000'i de yetmedi 3001 ve 3002'yi de atarak sağlamasını aldı bir nevi.

Yalan değil geçen 6 sezonda ben de 'yavaşlatıyor' eleştirilerini içim elvermesede! taşıdım.Ama en kötü oynadığı maçta bile,bir duran top,bir ara pası,bir şutuna kurban olurum diye umutla izledim onu.

Onu yıllardır eleştirenler o muhtemelen bu sezon sonunda bu takımdan ayrıldığında çok süper ligimizin nasıl bir yıldızı kaybettiğinin de farkında olacaklar mı acaba? Bir Alex gider ama başka bir Alex nah! gelir dostlarım.

O çoktandır bu renklere gönül verenlerin efsanesi oldu bile.Mavi formayı almayı sezon başından beri istiyodum nasip olmamıştı şu geceden sonra utandım resmen hala almamış olduğuma.Yıllar sonra çocuklarımıza,hatta torunlarımıza onu anlatmak nasip olacak bizlere kısmetse ve ben o günler gelince kendime ve çocuklarıma söyleyeceğim şeyleri daha şimdiden söylemekten çekinmiyorum,onun sürüklediği bir Fenerbahçe'yi,onun yazdığı tarihi izlediğim için çok şanslıyım ve hiç bitmesin istiyorum.

Gitme kaptan,gitme;futbolu bıraksan da buralarda yakınımızda ol..Çünkü o pazubandı en çok sana yakışıyor..

Perşembe, Kasım 18

Mul€ Blog 1 Yaşında!!

18 Kasım.Tam 1 yıl önce bugünün erken saatlerinde yazmaya başlamıştım.Çoğu kimse futbol bloglarının Aceto Balsamico özentisi olduğundan,ondan sonra bu blogların türediğinden onu taklit ettiklerinden falan bahseder ben de bu düşüncelerin çoğuna karşıyımdır aslında.Tamam Aceto bu işin sancaktarı olmuş adamdır,saygımız sonsuzdur,kalemi vs takdire şayandır beğenerek severek okuruz ama ben bu blogu açana kadar 3-4 tane blogu 2-3 haftalık aralıklarla ziyaret edip bakan bir insandım.Onların arasında da Aceto yoktu.Ne yani ben Aceto'ya özenmedim deyip artislik mi yapıyosun olm diyenler olabilir hayır öle de demiyorum ama ben özenmedim hadi,özenenler varsa nolmuş aga bu fena bişey mi?Ozamanlarda 3-5 tane blog varmış şimdi 50-100 bin olmuşsa fena mı.50-100 bin tane farklı adamın farklı bakış açıları,farklı düşünceleri olabilir ve bunları okumak da bana ve ben gibi pek çok insana keyif veriyor eminim.Bu böyle olmasaydı asıl bukadar blog olmazdı bence.

Neyse 1 senede ortalama günde 1 adet post girmişiz.Ara ara sınavlar,tatiller,hastalık,yolculuk halleri yüzünden bikaç gün ara verdiğim oldu ama başlarken en çok korktuğum şey sıkılıp bırakmaktı.Çok şükür böyle bir şeye ihtiyaç duymadım.Sabahında sınavı olan gecelerde ders çalışmak yerine bloga post girip arkadaşlarımdan 'manyak mısın olum sen,boş işler bunlar' laflarını az işitmedim.İyi ki iplememişim onların dediklerini,ilgiyle,merakla,zevkle takip edip okuduğum bloglar,netten de olsa elde ettiğim samimiyetler var ve bunlar hoşuma giden gayet güzel şeyler.Bahsi geçen blogger kişileri ara ara buluşuyorlar da henüz böyle bir buluşmaya iştigal edemesek te yakın zamanda sanal alemde ara ara da olsa muhabbet ettiğimiz aynı sevdanın peşinde olduğumuz insanlarla gerçek hayatta tanışmayı da isterim.İnşallah bu da nasip olur.

Allah için başlarda kaç kişi okumuş kaç kişi girmiş bugün çok merak ederdim.Laptopu açınca açtığım fix sitelerden biri sitemeter olurdu son 7-8 ayda bıraktım.Çünkü nekadar yazı yazarsanız okadar ziyaretçiniz oluyor nekadar ekmek okadar köfte hesabı.Arkadaşlardan,arkadaşlarımın arkadaşlarından,yakınlarımdan bazen de hiç muhabbetim olmayan insanlardan senin blogda okudum geçen,şu yazın çok iyi olmuş hacı yada tam tersi kanka Beşiktaş'ı yazmışın hiç beğenmedim diyerek gelen tepkiler beni mutlu etti ve yazmaya devam etmemi sağlayan şeylerdi aslında bunlar.

Bundan sonra da sağlığımız ve vaktimiz elverdikçe yazmaya paylaşımda bulunmaya devam edeceğiz.Blogu ziyaret eden,takdir yada eleştiri getiren herkes velinimettir bizim gözümüzde.(yalakalık bitmeezzz)Nice senelere diyorum,saygılar sevgiler sunuyorum efendim.

MuL€

Cholet Basket:82 - Fenerbahçe Ülker:78

Canlı izleyemedim maçı.Dışardaydım skoru telefondan ara ara girerek takip ettim.Gece tekrarını izleyebildim ancak.Cholet'nin dün akşam kazanmasında şansı büyük rol oynamış işin açığı.Bunu çekinmeden söyleyebilirim.

Benim uykulu gözlerle sayabildiğim 7 tane basket-faulden gelen 21 sayısı var Fransızların.Fenerbahçe Ülker'e çalınan son derece ucuz fauller,hakemlerin 1 metre önlerinde çizgiye basan oyuncuyu görmezken,temas olmayan yerlerde Fenerbahçe'li oyunculara çalınan faulleri 8 metre öteden görmeleri,Cholet'li basketbolcuların oraya buraya çarpıp,iğne deliğinden geçip giren basketleri,3.çeyrek bitiminde sayı yemeyip atarsak 6 sayıyla son çeyreğe gireriz dediğimiz noktada 3 sayı yememiz.Ve ardından kaderin cilvesi Ukic'in buna 3 sayı ile cevabı.Tam geri gelmek istediğimiz anlarda extra isimlerden extra sayılar bulmaları Fransızların.

Hücumda maç boyunca çok ender acele ve yanlış şut seçiminde bulunan ve iyi de savunma yapmaya çalışan Vidmar'ın eksikliği,Tomas'ın sessiz kaldığı bir Fenerbahçe karşısında şans faktörünü fazlasıyla yanına alan bir Cholet takımı yenebilirdi ancak bizi.Siena'nın Barca'yı yendiği bir maç gününde alınacak galibiyet çok iyi olacaktı ancak bu da nazarlığımız olsun.Sağlık olsun.

FM 2011 - Nottingham Forest Kariyeri


Geçtiğimiz yıl içinde FM 2010 da İstanbulspor ile oluşturduğum kariyere ara ara blogda yer vermiştim.6 sezon süren kariyer de İstanbulspor'u şimdinin 2.liginden süper lige çıkarmış,süper ligdeki ilk senemde Uefa kupasını alacak kadar ilerletmiştim.Çok da keyifliydi işin açığı.

FM 2011'de ki seçimim ise İngiltere'nin köklü takımlarında Nottingham Forest oldu.Aslında Championship'te seçeceğiniz her takımda birkaç değişiklikle premier lige çıkabilecek bir takım
haline gelme potansiyeli var.Ben Nottm Forest,Leeds Utd,Burnley,Qpr ve Cardiff'i adaylar olarak tutuyordum.Cardiff özellikle Craig Bellamy gibi benim hem oyununu hem asi hallerini beğendiğim bir adamı barındırması sebebiyle dikkatimi çekiyordu ancak Stiff1907 blogun sahibi Serkan abimiz Cardiff kariyerine başlayınca aynısını seçmek olmazdı.





Kalan tercihler arasında seçimim Notingham
Forest'den(Natınem Forıst diye okunuyor) yana oldu.Mazisi sağlam bir kulüp Nottm.30000 kişilik stadı ve bu sezon Premier lige dönme olasılığı yüksek gösterilmesine neden olan kadrosu ve bugüne kadar hep geçmişteki başarılarıyla duyduğum ve merak ettiğim bir kulüp olması nedeniyle seçtiğim takım oldu.

Arsenal ve Chelsea'nin 1'er kez finale ulaşabildiği Şampiyonlar Ligi'ni 1979 ve 1980 yıllarında olmak üzere 2 kez kazanma başarısı gösteren bir takım.O yıllarda bir kez de Süper Kupa'yı almışlar.




Oyun başlangıcında 500k € kadar bir transfer bütçemiz var ancak bunu boşlukta olan maaş bütçesi çok az olduğu için orayı arttırmak için kullandık.Asistanın tavsiye ettiği oyuncular arasında Villareal'li forvet Franco vardı yaşı nedeniyle almadım ancak takımın bu sezon gerçek hayatta 8 golle en golcü ismi McGugan ile yolları ayırdığım ve diğer golcü isim Dexter Blackstock'un sakatlığı nedeniyle tek forvetim Rob Earnshaw'a kalmış olmam nedeniyle şu an pişman olmuş durumdayım :)

Allahtan Earnshaw lig ve kupa dahil oynadığım 7 maçta 4 gol attı da şimdilik idare ediyoruz.Kakuta,Boyata,Mendy ve Michael Ball ile kaleci Basso 11'de yer verdiğim isimler.Yıldıray da 3 maçta sonradan oyuna aldığım ve verimli oynayan bir isimdi ama transfer ettiğimde basının 'bu adam müzmin sakat,ona ne diyeceksin' sorularını takiben sakatlandı.Paul McKenna şu an takımın kaptanı ve ortasahanın direği konumunda,36 yaşında ama taş gibi oynuyor baba.
Normal şartlarda eksik gedik olmazsa bu 11'le çıkıyoruz maçlara.Bazen Cohen'i dmc ye çekiyorum.Forveti çiftleyecek adam olduğunda McKenna yada Cohen yerine forveti çiftliyorum.Bury ve Reading maçlarında 3er gol yiyince noluyoruz dedim ama son maçlarda defansta bir istikrar sağladık gibi.7 maçta henüz yenilgi görmedik ki bu güzel birşey.Lig deplasmanlarının 2sinden beraberlikle ayrıldıktan sonra ilk galibiyeti 3. deplasmanda aldık.2 iç saha maçını ise 1-0lık skorlarla 3 puanla kapadık.Moraller gayet iyi şu an.Sert idman koşulları oyuncularda zaman zaman öff,püff tepkilerine neden oluyor ama ''iyidir o iyi'' deyip geçiştiriyoruz ;)

Twitter güncellemeleri ve youtube uploadlarının ikisinde de login olmuş vaziyette olmama rağmen herhangi bir gelişme olmadı.Twitter'da automatic de manuel de denedim tık yol.Youtube'a maç upload etmek istediğimdeyse cancelled diyor.Birileri adam akıllı şu işte yardımcı olabilirse acayip sevincem.

Kısacası sevdim ben Nottingham Forest'i.Zaten sempatik geliyordu kariyer de iyi başlayınca daha bi ısındım.Belki Championshipteki gerçek maçlarını da izleme fırsatım olduğunda izleyip gidişatlarına ara ara blogda yer verebiliriz.Güzel olur hatta.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...